© - Ferdi Tayfur'un Resmi Hayran Sitesi - ©
Ferdi Tayfur Hayran Sitesine
Lütfen Üye Olun


Ferdi Tayfur'un Resmi Hayran Sitesi
 
Ana sayfaAnasayfaEventsKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 ferditayfur hayatı devamı-7

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ByDaMaR
Site Krucusu
Site Krucusu
avatar

Yaş : 27 Mesaj Sayısı : 593

MesajKonu: ferditayfur hayatı devamı-7   6/6/2009, 13:02

Sonra daha başka arkadaşlarım da oldu. Bunlardan biri bana bir kart vererek İstanbul'a gitmemi söyledi. Biriktirmiş olduğum bir kaç kuruşla kendime bir saz alıp yollara düştüm ikinci kez İstanbul yollarına. Gelirken otobüste başıma ilginç bir öykü geçti. Otobüste yanıma genç bir kız düştü. Almanya'ya giden işçilerden biriymiş. İstanbul'dan Münih'e uçacakmış. Kumral, yeşil gözlü 20 yaşlarında şirin bir kızdı. Sohbet etmeye başladık. Elimde sazı görünce, turneye çıkmış sanatçılardan biri sandı önce. Kısaca özgeçmişimi anlattım. İçinin burkulduğunu hissettim. Acımaklı bir ifade oluştu yüzünün gülen durumu. Ama çok geçmeden o da bana anlattı neden Almanya yollarına düştüğünü. İkimizin de birbirimiziden pek farkı kalmamıştı. Üç aşağa, beş yukarı aynı mayanın insanlarıydık. Ama, kim bilir belki de o benden daha cesurdu. Çünkü, ben ekmeğimi yurt içinde kazanmanın savaşını verirken, o bu mücadeleyi sınırlarımız dışına taşırmayı başarmıştı. Hem de kız haliyle. '' Gidiyoruz ama, gerçekten umduğumuzu bulabilecek miyim acaba ? '' deyip duruyordu boyuna. Belliydi ki, küskündü bazı insanlara. Vatanında iş bulamamış ve yoksulluk canına tak demişti. Öfkeliydi topluma ve kurallara. Sözcüklerinden değil, tavırlarından seziyordum bu duygularını. '' Denize düşen yılana sarılır. Biz de Almanlar'dan medet ummağa başladık. Kaderde elin gavuruna hizmet de etmek varmış. '' diyordu. Kendisini teselli edecek hiç bir söz bulamadım. Çünkü öfkesinde, özleminde ve tutkularında yerden göğe kadar haklıydı. Onu avutmak, yüreğindeki acıya biraz olsun ortak olabilmek benim harcım değildi. Çünkü, kafa yapısı ve kültürüyle benden kat kat üstündü. Gece yolculuğu yapıyorduk. İstanbul'a yaklaşıyorduk. Güneş doğuyordu tepelerin ardından. Yol boyunca her ikimizde gözümüzü kırpmamıştık bile. Çoğunlukla o konuşuyor, ben de dinliyordum. Toplumsal yaralarımızdan , Türkiye'nin çeşitli sosyal ve ekonomik sorunlarından söz ediyordu. Heyecanının üstünden gelemiyor ve yumruklarını sıkarak ozanlardan dizeler okuyordu. Bense saf saf dinliyordum. Kıza hayran olmuş, pencereden dolan rüzgarın uçuşturduğu saçlarını seyre koyulmuştum. Yol tükenmek üzereydi. Otobüsümüz artık İstanbul'daydı. Çok öncelerden kalan aşina yollar ve deniz üzerindeki vapurlar yine karşıma çıkmıştı. Kız bana kalacağı otelin adresini vererek elini uzattı. '' Bir kaç gün daha buradayım. Beni ara. Sirkeci'de el sallayabileceğim en son insanın sen olmasını istiyorum. '' dedi... '' İstanbul'a giderken otobüste genç bir kızla tanıştım. Konyalı'ydı ve Almanya'ya işçi olarak gidiyordu. Kızla dostluğumuzu hayli ilerlettik İstanbul'da. Ama sonunda bir tren alıp götürdü onu yaban ellere...'' '' Keşke hiç gitmeseydin. Seni mutlaka görmeğe geleceğim. İkimize de bol şanslar. '' Bavulumu alıp Çemberlitaş'ta bir otele yerleştim. Bu arada ben, elimde kartla iş aramaya başladım. Aslında aklımda tek birşey vardı, o da kız. İkinci günü Lunapark Gazinosu'nda iş buldum kendime. Kart etkisini göstermiş ve bağlama çalmam için beni Nurten İnnap'ın saz heyetine vermişlerdi. Yevmiyem 15 liraydı. Bunun 5 lirasını otele veriyordum. Kızın verdiği adrese gittim. Ama, anlamsız ve belirsiz bir kuşku vardı içimde. Kızın bana takınacağı tavır düşündürüp duruyordu beni. Eğer ki, ters bir hareketle karşılaşırsam, bu kızlardan yiyeceğim ikinci darbe olacaktı. Otelin kapısına geldiğimde iri yarı bir adam yolumu kesti. '' ne istiyorsun ?'' Kızın adını verdim. Bu oteli sen ne zannettin deyip, hayatımda acısını unutamayacağım bir tokat attı bana. Hiç karşı koyamadım adama. Zaten koyamazdım da. En azından benim iki mislimdi. Geriye dönerek, gözyaşlarımın görülmemesi için tenha yollara daldım. Bir duvarın dibine kapanıp ağladım. yediğim yokadın acısı belki geçmişti ama, kızı bir daha görememe korkusu içimi dağlamıştı. Hemen o anda aklıma başka bir fikir geldi. Otelin telefon numarasını buldum. Telefon açarak kızla irtibat kurdum. Kıza herşeyi bir çırpıda anlattım. Valizini toplayıp bana geleceğini söyledi. Birlikte aynı odada kalıyorduk artık. Gündüzleri geziyor geceleri de gazinodaki programıma gidiyordum. Kız beş gün kadar İstanbul'da kaldı. Birbirimize aşktan tek bir söz dahi etmiyorduk ama biliyorduk ki aşıktık ikimizde. Kızın gitmesine birgün vardı. Onunla son gecemdi. Elele yürüyorduk İstanbul'un ışıklı yollarında. Keskin bir sessizlik ve soluksuz bir yürek çarpıntısı içindeydik. Bugünedek sevdiğim insanlarla sürekli beraber olmak hiç kısmet olmamıştı bana. İşte bu da sonuncusuydu. Çiçeklerin solması, çimlerin sararması gibi bir başka doğa kuralı daha vardı demek ki. İnsanları acımasızca ayıran bu kuralı çözmeğe çalışıyordum kafamda. Kızın elini sıkıyordum avuçlarımda. Sıkı sıkıya sarılıyordum, kopmamacasına. Başını omuzuma dayıyor, gözlerini kaçırıyordu benden. Ve, binlerce insanın arasında sadece yalnızlığımızı yaşıyorduk, suskun dudaklarla. '' Sana bir şey söylemek istiyorum'' dedi, bir ara kollarıma sarılarak. '' Gitmek istemiyorum Almanya'ya. Yanında kalmak istiyorum. '' diyerek çantasından biletini çıkarıp bana uzattı; '' Al yırt '' Sadece sustum. Çünkü, bir çılgınlık olurdu bu. Hem onun, hem de benim için. '' Sen yola çıkmışsın bir kez. Bu yoldan geri çevirmeğe her ikimizin de gücü yetmez sevgilim! '' diye yanıtladım kızı. Biletini alıp yeniden çantasına koydum. Yanakları ıslanmıştı. Bir ağacın yamacına oturup doyasıya öptüm onu. Yıllardır hayalinde süslediği Almanya düşünü kendi sevdam uğruna nasıl bir anda yok edebilirdim. Benim ne yarınım belliydi, ne de İstanbul'da kalıp kalmayacağım. Ertesi gün Sirkeci tren istasyonunda onun dilediği gibi, ona en son el sallayan ben oldum. Tren gözden kaybolana kadar bana veda eden ellerini sallayıp durdu. İnsan hayatında takvim yapraklarının çok büyük önemi var. Daha dün beraber olduğumuz bir insan bir de bakıyorsunuz ki, kuş misali uçup gitmiş. İstanbul... koca bir şehir... İnsanın gönlünün ta orta yerinde birşeyler kopup gidiverince, dört milyonluk şehir, nasıl da sessizleşiyor... Martılar çığlık çığlığa... Vapurlar desen öyle... İnsanlar koşuşturuyor sağa sola... Ama nereye?... İki yaorgun adım Sirgeci garından şehrin göbeğine doğru süzülürken, şehrin gürültüsü belirginleşiyor birden. Hızlı adımlarla yanımdan gelip geçiyolar... Ama nereye?... O nereye gidiyor ya da gidicek?... Galata Köprüsü'ne geldim bile... '' Bu kadar uzunmuydu bu köprü''... Kendi kendime bu soruyu sordum... Vücudum ağırlaşmıştı sanki... Yorgun bacaklarım çekmiyordu beni... Oysa daha biraz önce yanıbaşımdaydı...'' Kıvrılıp giden raylar geldi gözümün önüne. Öfkelendim bu pırıl pırıl parlayan demir parçalarına... Soğuk , bir yılan gibi... ''Karnım acıkmış mıydı bilmiyorum. Ceketimin yakalarından dökülen susamları gördüğümde farkettim simit aldığımı... İştahla yutuyodum her lokmayı... Var gücümle yutuyordum lokmaları... Öfkelendiğim zaman böyle olur hep. Anam da böyleydi... Kızdığı zaman, çamaşırları daha temiz yıkadığını söylerdi hep... Hırsını onlardan alır, ovalar da ovalarmış...'' Anam gözlerimin önüne gelince, şehir güzelleşiriverdi biren... Yalnızlığımı unuttum köprü çıkışında... Yaşam her şeye karşın sürüyordu. Acılar ise, yüreğin bir gizli anısı olarak ebediyen hükmünü koruyordu. Nice yürekler var ki, şu anda nice acıları taşımak zorunda. Toplumun dışında fırlatılmış insanlarla dolu bir yeryüzünde yaşıyoruz. Acaba, burun kıvırdığımız, kınadığımız ve hatta suçlaığımız insanların üzerinde hiç mi günahımız yok. Onların 2. sınıf vatandaş olmalarında hiç mi payımız yok. Çünkü, her insan fiziksel eksikliklerinin ötesinde doğarken eşittir. Hiç bir eşitlik Tanrı'nın eşitliğiyle ve adaletiyle eşdeğerde değildir. İnsan doğar, biçimlenir ve ölür. İşte onu dünyaya getiren nasıl Tanrı kavramıysa biçimlendiren, yönlendiren de toplum ve onun kurallarıdır. Acıklı bir gülümsemeyle yüzümüze bakan insanlarla, sırıtan insanlar arasında dağlar kadar fark vardır.Bireysel bir yararcılıkla çevremizdeki birçok insanın nasıl yaşamına kıydığımızın, bazen umrunu bile duymayız içimizde. Oysa daima, kitlelere mal olmuş mutluluklar, kutsal ve kalıcıdır. Eğer öykümü baştan aşağa okuduysanız, bu sözlerin anlamını mutlaka algılamışsınızdır. Herkes benim kadar şanslı ve herkes benim gibi ihtiraslı olmak zorunda değildir. Eğer ki, kaderci bir felsefeye sahip olsaydım ve biraz da zayıf iradeli bir insan olarak yetişseydim, kimbilir belki de şu anda bir şarkıcı Ferdi Tayfur değil de, sürünmekte olan milyonlarca insandan sadece biri olurdum. Açlık ve yoksulluk ne bir kader, ne de tanrısal bir buyruktur.

'' Luna-Park müzikolinde Nurten İnnap'a bağlama çalarken yıllardır düşümü süsleyen amaca doğru ilk adımı attım '' Leyla '' isimli plak doldurdum. İlk kez stüdyoya girdim ve bu plaktan 500 lira para kazandım. Az miktar sattı ilk 45'liğim. Ama yine de patronum kara geçmedi değil. Plak şirketim Saya Plak şirketiydi. Sahibi ise Fahrettin Sayan Bu plak firmasına tam altı tane plak yaptım . Patron bu plaklarla hayli yükünü tuttu. Ama benim aldığım 500 lirada hiç bir değişiklilk olmadı. Ve altıncı plaktan sonra da Sayan, birgün ben yazıhanesine çağırarak; '' Sen artık sevilmiyorsun. Yedinci plağının satacağını sanmam. Tutulmuyorsun.'' diyerek işime son verdi. Bu sözler beni çok etkilemişti. Adeta kamçılamıştı. İliğime kadar sömürmüş, sonra da bir paçavra gibi fırlatıp atmıştı. Ama, yüreğimdeki duyguları ve öfkeyi hiç bir zaman dudaklarıma yansıtma gücüm yoktu. Boğun eğip kapıdan dışarı çıktım. Gidip otelime, yatağıma uzandım. Bir sigara yakıp tavana doğru yayılan dumanlara bakarak insanlar karşısındaki aczime küfürler edip durdum. Ama, elden ne gelirdi ki... Bir gün odamın kapısının altından hışırtılı bir sesle bir zarfı elime aldım. Adana 'dan geliyordu. Açıp okudum. Beynimden vurulmuşa döndüm.Başım dönüyordu, ellerimle kayrolanın kenarına güçlükle tutunarak kendiğimi yatağa attım. Hayat sanki eğleniyordu benimle. Ağabeyim Sermet bir iftiraya uğramış ve tutuklanmıştı. Cebinde esrar bulmuş polis. Annemin imzasını taşıyordu satırlar. Her bir sözcükte anamın gözyaşlarını, ümitsizliğini, çöküntüsünü görüyordum. Beni çağırıyorlardı. Hemen çalıştığım gazinoya giderek izin aldım ve hemen Adana'ya yola çıktım. Madem ki ailemin bana ihtiyacı var öyleyse iki elim kanda da olsa gitmem gerkeirdi. Yol boyunca anamın halini düşündüm durdum. Bu yaştan sonra başına bu olayda mı gelicekti. 20 saat sonra Adana garına vardı otobüsüm. Hemen bir faytona atlayıp eve gittim. Anamın eline sarılıp öpmeğe başladım. Bir kalbin ölümüne şahit oldum o gece. Annem konuşmuyordu. Alnında derinin altında gizlenen ve henüz meydana çıkmayan belli belirsiz buruşukluklar bütün yüzünü kaplamıştı. Bütün gücümle yüzüne bakıyor ve o güne kadar bilmediğim çizgiler farkediyordum.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://www.ferditayfur.forumn.org
Efsane_Ferdici
Onursal Üye
Onursal Üye
avatar

Yaş : 29 Mesaj Sayısı : 157

MesajKonu: Geri: ferditayfur hayatı devamı-7   3/29/2010, 09:25

paylasımın ıcın tskler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
sami
Admin
Admin
avatar

Yaş : 31 Mesaj Sayısı : 61

MesajKonu: Geri: ferditayfur hayatı devamı-7   8/14/2010, 16:09

eline sağlık kardes
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
ApocaLypTo
Admin
Admin
avatar

Yaş : 25 Mesaj Sayısı : 11

MesajKonu: Geri: ferditayfur hayatı devamı-7   12/19/2012, 21:51

eline sağlık bilgilendirme İçin Teşekkürler.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ferditayfur hayatı devamı-7
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Rock ın babası Erkin Korayın Hayatı!
» GülÇiNİn HayATı
» Robert Thomas-Pattinson'un Hayatı
» Justin Bieber'ın Hayatı Sinemada
» YasEMinİn haYAtI

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
© - Ferdi Tayfur'un Resmi Hayran Sitesi - © :: ~~ .. FERDİ TAYFUR - BİYOGRAFİ .. ~~ :: ' - Ferdi Tayfur - Hayatı - '-
Buraya geçin: